Text

Macar yazarlarından Molnar Ferencz bir öyküsünde gördüğü bir düşten söz açar.
Bu düşe göre kahveyi bulup ortaya çıkaran  Molnar Ferencz’in ta kendisidir. Ferencz düşünde kahve ile çörek yiyerek çok iştahlı bir kahvaltı yapmıştır. Sözde yeryüzünde bu biçim kahve içip, çörek tıkınan sadece kendisiymiş. Kimse kahve nedir bilmiyormuş daha, çünkü, dedim ya kahveyi ortaya çıkaran Molnar Ferencz’miş. Ferencz kendi kendine şöyle der:
- İnsanlar şu bulguyu haber alırlarsa, kahve dünyada en çok içilen şey olur. Yüz milyonlarca kişi günde birkaç kez kahve içer.
Bu düşünce ile kalkar bir bankaya gider. Banka bu gibi bulguları işletmek için para veren bir kurumdur kendisine göre. Banka genel müdürüne bulgusunu anlatır:
- Dünyanın öbür ucuna kimi adamlar göndereceğiz. Onlar orada alçak alçak bir takım fidanlar bulacak. Bunların üzerindeki tanelerin olmuşlarını toplayacaklar. Madenden bir kap içine bunları koyup kavuracağız. Taneler simsiyah kesilecek ve bir koku yayılacak. Bu yarı yanık taneleri ezip toz haline getireceğiz. Sonra bir kabın içine su doldurup kaynatacağız. Bu suyun buharını o siyah toz içinden geçireceğiz. Buhar oradan geçtikten sonra soğuyup su olunca kara bir renk alır. Ondan sonra gidip bir tür memeli bir hayvan yakalayacak, yavrularını beslediği o beyaz sıvıyı, bir çeşit işkence sayılabilecek yapma bir yöntemle çekip alacağız. Bundan başka, toprağa kalın bir bitki dikeceğiz. Bitki yeterince kalınlaşınca topraktan çıkaracağız. Dilim dilim kesip suya daldıracağız. Tatlı bir sıvı elde edilecek. O zaman kök sudan çıkarılıp atılabilir. Kalan suyu da buharlaşmaya bırakacağız. Kabın dibinde esmer renkte, cam gibi şeyler görülecek. Bunları alıp kırarak, özel bir yöntemle beyazlatacağız. Sonra yeniden bunları birleştireceğiz. Ama bu elde ettiğimiz topağı da yeniden küçük küçük küpler halinde parçalayacağız. İşte bu küçük küplerden ikisini o siyah-beyaz, bitkisel-hayvansal su karışımı içine atacağız. Eriyinceye değin bekleyip sonra topunu birlikte içeceğiz.
Genel müdür, Molnar Ferencz’i sonuna değin dinler, sonunda da şöyle der:
- Ne zor iş bu böyle. Sizin aklınızdan zorunuz var galiba. Gidin kendinizi bir akıl doktoruna gösterin.
Molnar Ferencz, genel müdürün yanından ayrıldıktan sonra bir fincan kahve için çekilen zorlukları düşünür ve aklına gerçekten fenalıklar gelir.

Kahveler Kitabı -  Salâh Birsel

Text

Soyunurken, babanın duyunca, nasıl şaşıracağını, başkalarının neler diyeceğini düşündün. Şimdi seni kucaklayıp yatağa yıksam, öpe okşaya etini kışkırtsam, kulağına benden duymak istediklerini söyleyip seni kandırsam her şeyi yeniden unutursun. İstemiyorum böylesini. Yarım bardak şarap içirdim diye nasıl içimi yedim, görmedin mi? Bu mavi boşlukta etimiz bile sonuna dek sevişemiyor. Çünkü bu ses geçmez, ışık sızmaz odada bile başkaları bizimle birlik. Ama bir gün babanı, başkalarını kovup geleceksin. O zaman keskin ışıkta soyunup açık pencerede sevişeceğiz. Acelem yok benim, biliyorsun.

Aylak Adam-Yusuf Atılgan

Text

Küçük Prens yüksek bir dağa tırmandı. Kendi üç volkanından başka bir dağ görmemişti, onlar da ancak dizlerine kadar gelirdi. Sönmüş volkanı tabure olarak da kullanırdı. “İşte, bu kadar yüksek bir dağdan, bir bakışta tüm gezegeni ve tüm insanları görebileceğim…” dedi kendi kendine. Ama sipsivri kayalardan başka bir şey göremedi.
“Merhaba,” dedi her zamanki gibi.
“Merhaba…Merhaba…Merhaba…” diye yanıtladı yankı.
“Kimsiniz?” dedi Küçük Prens.
“Kimsiniz…Kimsiniz…Kimsiniz…” diye yanıtladı yankı.
“Arkadaşım olur musunuz? Çok yalnızım.”
“Çok yalnızım…Çok yalnızım…Çok yalnızım…” diye yanıtladı yankı.
“Ne tuhaf bir gezegen bu!” diye düşündü bunun üzerine Küçük Prens. “Kupkuru, sipsivri ve çok tuzlu. İnsanlarda da hayalgücü diye bir şey yok. Ne söylense tekrar ediyorlar… Halbuki, gezegenimde bir çiçeğim vardı. Her zaman söze o başlardı…”

Küçük Prens-Antoine de Saint-Exupery

Text

Efkârlı olduğu halde mutsuzluğunu gizleyebilecek, yakınlarının neşesini yok etmeden onu kendi başına üstlenebilecek kadar kişilik sahibi olan tek bir insan gösterin bana! Bu efkâr, daha çok, kendi kişiliksizliğimizle ilgili içsel bir kaygı, kıskançlıkla iç içe, aptalca bir kendini beğenmişliğin kışkırttığı bir aşağılık duygusu değil midir? Mutlu edemediğimiz insanların mutlu olduklarını görüyoruz ve buna dayanamıyoruz.

Genç Werther’in Acıları-Johann Wolfgang Von Goethe

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Kışsevdiren

Text

Ne var ki Renton, sıklıkla yaptığı gibi, kendini çözümleme safhalarından birini yaşamaktadır ve bu zekice kendinden memnuniyet hali bir süre sonra buharlaşır. Kadının kıçının, aslında, o kadar da büyük olmadığına kanaat getirir. Yine kendini aldatma mekanizmasını çalıştırdığını fark eder. Bir yanıyla kendini buradaki herkesten çok daha çekici bulmaktadır. Bunun bir nedeni olağanüstü güzellikte birinde bile korkunç bir kusur bulabilme yeteneğidir. O tek kusura odaklanarak güzelliklerini zihninde sıfırlar. Öte yandan, kendi küçük kusurlarından rahatsızlık duymaz, çünkü onları kanıksamıştır, kaldı ki onları göremez de.

Trainspotting-Irvine Welsh

Text

Sonra bir avukat tutup tutmadığımı öğrenmek istedi, “Hayır,” dedim, sonra “ille tutmak mı gerek, öğrenmek istiyorum,” dedim. “Neden?” diye sordu. “Benim davayı pek basit buluyorum da ondan,” diye karşılık verdim. Yargıç gülümseyerek, “Bu da bir görüş. Ama yasa açıktır. Siz tutmazsanız, biz kendiliğimizden bir avukat sağlarız,” dedi. Adaletin bu gibi ayrıntıları üzerine alması, pek ilginç geldi bana. Düşüncemi yargıca söyledim. Beni haklı buldu ve “Yasa çok iyi yapılmıştır,” dedi.

Yabancı-Albert Camus

Text

Ütopyaları, Montmarte havalı subtropik bir İngiliz köyü kurmaktı; biraz resim yapıp, biraz yazıp çizip, bol bol da kafa çekilecek bir Küçük Şirin Köy. Kendilerini “Son Bireyciler” olarak görmüşler, yirminci yüzyıla karşı son siperde kahramanca direndiklerini sanmışlardı. Sabah akşam kentin insan ruhunu ezen ticariliğinden kaçtıklarına şükreder dururlardı. Pejmürde, neşeli ve inadına bohemdiler; birbirlerinin işlerine burunlarını sokmaktan bir an bile yorulmazlardı ama sınırsız hoşgörüleri vardı. Kavga ettiklerinde en azından yumruk yumruğa, şişelerle ya da mobilyalarla girişirlerdi birbirlerine, avukat kullanmazlardı. Çoğu, Büyük Değişim’den önce ölüp gidecek kadar da şanslıydı.

Değişim kırklı yılların sonunda başladı. İkinci Dünya Savaşı gazileri yeni evlendikleri karılarıyla Doğu’dan gelip burada buluştular. Savaş gemilerine binip de Pasifik’e açılmadan önce, son gördükleri, içlerini özlemle dolduran bu yurt parçasında, güneşli Güney İlleri’nde yeni ve daha iyi bir üreme ortamı bulmayı umuyorlardı. Deniz kıyısından yürüyerek beş dakikalık mesafede, gelecekte üreyecek veletleri ikiye biçecek trafiği olmayan bir yamaç üzerinde kurulmuş bu mahalleden daha iyi bir üreme ortamı olur muydu? İşte böylece buram buram banyo küvetinde imal edilmiş cin kokan, Hart Crane’in şiirleriyle çın çın çınlayan kulübeler, birer birer koka kola içen, televizyon hastalarının istilasına uğradı. 

Kuşkusuz gazilerin kendilerine kalsa, onlar başlangıçtaki bohem ütopyasına çok kolay ayak uydurabileceklerdi; hatta bazıları akşamdan kalmalıktan fırsat buldukça, resme ve yazıp çizmeye de başlayabilirlerdi. Ama karıları, ta işin başında onlara en açık bir nisanla üremeyle bohemliğin bir arada yürümeyeceğini anlattılar. Üremek için insanın düzenli bir işe, ipoteğe, krediye, sigortaya ihtiyacı vardır. Ayrıca ailenin geleceği güvence altına alınmadıkça da sakın öleyim filan deme. 

Tek Başına Bir Adam-Christopher Isherwood

Annenle geçmişten asla söz etmeyiz; bu bir kural. O tuvaletteyken kapının oraya, uzağa giderim ve ben yazarken asla omzumun üzerinden bakmaz, bunlar benim iki kuralımdır. Geçmesi için kapıyı açarım ama asla sırtına dokunmam. Yemek pişirmesini izlememe asla izin vermez; pantolonlarımı katlar ama gömleklerimi ütü sehpasının yanında bırakır. O odadayken asla mum yakmam ama söndürürüm. Asla hüzünlü müzikler dinlememek de kuralımızdır; bu kuralı en başta koyduk. Şarkılar, onları dinleyenler kadar hüzünlüdür ve nadiren müzik dinleriz. Yazdıklarım silinsin diye her sabah çarşafları değiştiririm. Aynı yatakta asla iki defa yatmayız, hasta çocukları gösteren televizyon programlarını izlemeyiz, bana günümün nasıl geçtiğini asla sormaz, masada daima yan yana oturup pencereye karşı yemek yeriz. Çok kuralımız vardır ve bazen neyi kurallar yüzünden, neyi öyle gerektiği için yaptığımızı hatırlayamam. Onu bugün terk ediyorum. Bu konulmuş bir kural mı, yoksa konulmuş bir kuralı çiğnemek üzere miyim?

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın-Jonathan Safran Foer 

“Darling, I am tired of livin’ my routined life”

Text

Dağa tırmanan bir kadını örnek gösteriyor; kadının o zorlu tırmanış için rasyonel bir sebebi yok ve bazı insanlara göre bu budalalık, bir felaket, bir hata. Dağa tırmanan kadın belki aç ve donuyor, susuyor ve günlerce acı çekerek en tepeye kadar tırmanıyor. Belki yolculuk sırasında değişiyor ama sonunda yapacağı şey hikayesini anlatmak olacak.

Görünmez Canavarlar-Chuck Palahniuk

Text

“Benim hayat felsefemi bilmek ister misin?” diye sordu. Hâlâ o “kardeşlik” sözü zihnini kurcalıyordu. “O sana vurmadan sen ona vur.” Katie ona bir an baktı ve sonra; “Ben peygamberimizin söylediği sözü tercih ederim,” dedi. “Belki. Ama benim niyetim çarmıha gerilmek değil. Ben yaşama çabasındayım.”

Rıhtımlar Üzerinde-Budd Schulberg

Text

Akşam Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. “Bence bir, ama istersen evleniriz,” dedim. O zaman, kendisini sevip sevmediğimi öğrenmek istedi. Bir başka zaman da söylediğim gibi, “Bunun bir anlamı yok, ama herhalde sevmiyorumdur,” diye karşılık verdim. “Öyleyse niçin benimle evleneceksin?” diye sordu. Bunun hiçbir önemi olmadığını, isterse evlenebileceğimizi söyledim. Zaten isteyen kendisiydi, ben sadece evet demekle yetiniyordum. O zaman, Marie, “Evlilik ciddi bir şeydir,” dedi. Ben de, “Değildir,” diye karşılık verdim. Bir an sustu bana sessiz sessiz baktı. Sonra yine konuştu, “Aynı biçimde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı öneride bulunsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyorum,” dedi. “Elbette ederdim,” dedim. “Ben seni seviyor muyum acaba?” diye sordu. Ben de “Bu konuda hiç düşünmedim,” diye karşılık verdim. Yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni kesinlikle bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı nedenlerden ötürü benden nefret edebileceğini mırıldandı. Bunlara ekleyebileceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. Gülümseyerek kolumu tuttu, “Seninle evlenmek istiyorum,” dedi. Ben de “Ne zaman istersen evleniriz,” dedim. O zaman Marie’ye patronumun önerisinden söz açtım. Marie, “Paris’i öyle görmek istiyorum ki!” dedi. Bir zamanlar Paris’te yaşadığımı söyleyince, oranın nasıl bir yer olduğunu sordu. “Pis bir yer. Güvercinler var, kara kara avlular var. İnsanların tenleri de bembeyaz,” dedim. 

Yabancı-Albert Camus

[Flash 9 is required to listen to audio.]

gogebakmaduragi:

kocamustafapaşa da bir evdeyim. istanbulun alışıldık, eski, dökük, eşyaları birbirinden uyumsuz az rutubet kokulu bir bekar evinde misafirim.
normalde bu evde misafir olmam ben çünkü kendi evime en yakın arkadaş evi bu mekandır. bende anahtarı vardır. evde kahve kalmaz gelir alır giderim. bilmukabil, benim evden de gecenin üçlerinde ne çukulatalar kaçar bu eve.

ben lazım oldu diye mavi fularımı geri almaya girdim eve.
yerini de telefonla sorup öğrendim.
kapıyı açmamla içerdeki adam irkildi. ben irkilmeyi geçin bir kalemde çığlığı bastım. evsahibinin babası yok ve bu adam sevgili olmak için fazlasıyla olgun.
o halde iyiniyetli bir seçenek kalmadı geriye sandım.

şık bir takım elbise adamın üzerinde. alışılmış baba figüründen bağımsız, dümdüz bir karın.
elli küsür yıllık saçlarını jölelemiş, bütün salon traş kolonyası kokuyor.

neyse atlattım ben paniği. ziyadesi ile kibar bir beyfendi. aile dostları imiş.
telefonla teyit aldırdı bana güvenebilmem için.arkadaşımı aradım. -gelmiş mi?- dedi.-iyi bir insan, ileride sık sık karşılaşırsın umarım- dedi. gülüyor da şırfıntı içten içe. anlamadım ama adam güvenilir duruyor.

beyefendi (bizim kız adamın adını da söylemedi bana kim olduğunu da) - çok korktunuz siz, bir kahve ikram edeyim acaleniz yoksa-

ne acelem olacak beyfendi, acelem olsa mavi fularları kafaya takıp terliklerle yollara düşer miyim? kahve ise en zayıf olduğum nokta.

ben diyorum ki adama; siz tam olarak nesi oluyorsunuz?
o bir anda tüm mantığını mutfakta bırakmış gibi yerdeki kenarları püsküllü turuncu mindere bakıyor.

başlıyor, başlıyoruz:

yıllardan 1975.
ben o zamanlar harp okulundayım. cerrahpaşa’ da da bir güzel restoran var samatyaya inen yokuşta.
aslında yasaktır bize alkollü ortamlar ama, hergün denize bakıp da bir rakıya dilini değirememek zor iş.
kaçıp ayarladık birşeyler arkadaşlarla..

kırmızı kadife sandalyeleri var lokantanın. lokanta diyorum ama şimdiki tabiri ile restaurant. 

mezeleri taze, etleri taa erzurumdan geliyor.
iyi biliyorum çünkü yıllarca her hafta gittim sonraları.
neyse, dün gibi aklımda tam su servisi yapıyordum rızanın bardağına, bir sarılık gördüm lokantanın sütunları arkasında. kafamı iyice eğdim ki bu nedir göreyim.
dedim ki- bana deseler, hayalindeki kızı resmet, böyle güzel çizemezdim.- 
öyle bir duruluk, hiç boyasız dudakları, hem şuh hem hanımefendi kahkahaları, zaten ses de çizilemez ve anlatılamaz değil mi ya?
bir saçları vardı, dedim ya ilk gördüğümde ışıklı birşeyler sandım. 

üç kadehi yarım saatte hiçbirşey duymadan konuşmadan tatmadan içtim.
masadaki vazodan tek gülü aldım, yanına vardım.
saçmaladım sanki, ne dedim hatırlamıyorum. sadece -zahmet etmişsiniz, müesseseden birşey demesinler- dediğini hatırlıyorum. bunu söylerkenki gülüşünü çizebilmek için resim kurslarına gittim sonraları. ama olmadı.

o bana güldü ya, ben hergün samatya yollarını arşınladım. tam 42 gün sonra, başında kara bir yemeni, gözleri ağlamaktan şişmişken gördüm onu.
bir ev kadarlık mahalle camisinde gördüm.

kalakaldım cami kapısında, en sona o kaldı. kollarında iki kadın, ayakta duramıyor.
ama tanıdı sanki beni. kapıdan çıkarken yüzüme baktı -çok gülen gerçekten çok ağlıyormuş- dedi.

doğumgününde ilk kez gördüğüm kadınımı, bir de ailesinin cenazesinde gördüm.
sonra soruşturdum cenaze sahibini, öğrendim.
teyzesinin yanında kalmaya başlamış.
iki ay daha bekledim, sonra bir salı günü izin aldım, teyzesinin evinin orada beklemeye başladım. salıları pazar kurulurdu. bir umudum pazara gider diye..

hakikaten çıktı evden. ben gizli gizli takip ettim. hiç unutmam portakal seçiyordu. pardesüsünün cebine 
10 sayfalık mektubumu bıraktım.

gene de haftada iki gün gittim samatyaya görürüm umuduyla.
hiç beklemediğim birgün geldi yanıtı.

sonra 3 ay hayatımın en güzel dönemini yaşadım.
hep film karesi gibiydi buluştuğumuz zamanlar.
her çay bahçesine geri dönerdim onu eve bıraktıktan sonra.
tüm konuştuklarımızı hatırlatırdım kendime.

biraz durgundu.
baba ocağı gibi olmuyor diyordu. hernekadar teyze, anne yarısı olsa da..

istetecektim ki tayinim çıktı.
taa batmana.
onu götüremezdim. tam bir istanbul hanımefendisiydi.
ben zaten aldırırım tayinimi diyordum.

ağlaşa ağlaşa vedalaştık.
tam da kartpostallardaki gibi vedalaştık garda.
saçından tutam aldım, o zamanlar adet öyleydi.
kendi göğsünde üç gün gezdirdiği bir mendil verdi.

dayanamadım batmanda. zaten denizi olmayan memleket denize alışanı daraltır.
kahverengiden başka birşey kalmamış aklımda. hiçbirşey umurumda değildi. istifamı verdim. babadan kalan parayla dükkan açarım dedim.
sevdiğim yanımda olur. kabul ettirene kadar istifamı, bir yığın işler geldi başıma. ankarada askeri mahkemeye çıktım. ama sonunda kurtardım yakamı.

ankaradan mevlana şekeri aldım. batmandan gümüş bilezikler, ipek şallar aldım. istanbula kadar hiç uyumadan geldim.

teyzesinin kapısını çaldım. durumu izah ettim. hayırlı bir iş için de ziyaret edeceğim inşallah dedim.
kadın boynunu büktü.
-size yazdı ama haber alamayınca biz ısrar ettik, nazdır sandık, yalan söylüyor sandık, nişanladık. dedi.

hayatımda ilk kez bir kadına kin duydum. kapısında ağladım yine de yalvardım. o adamla oturacağı evi temizliyormuş.
adresini istedim.
vermedi. ben çağırtayım dedi.

elimde hediye paketlerim, yoluk yoluk olmuş çicekler merdiven basamağında üç saat bekledim.

geldi, gözleri kan çanağı gibiydi.
-neden yazmadın? - dedi. imdat demiş son mektubunda, canımdan can kopuyor demiş.

-gelmedi ki mektup, dedim. ordudan ilişiğimi kestiğime dair yazı vardı elimde onu bıraktım avucuna.
-daha nikah yok ki- dedim.
-alayım gideyim seni-

kurana el bastırmışlar, kayınvalidesi salmamış geri gelmez diye, oğlum öldürür kendini demiş.
ağlamış, yalvarmış gitme diye.
sonra da kurana el bastırmış.

evlendi..
ben öldüm. ne işlerde çalıştım o zamanlar, hiç anlamadım, süründüm oradan oraya. illaki istanbula döndüm her seferinde
anlamsız insanlarla dost oldum belki bir haberini alırım diye..

adam sustu. ben mutfaktan peçete getirdim. kendimi yokladım mutfakta. ilaç almadım, uyuşturucu ile alakam yok. sarhoş değilim. kim bu adam? neden dinliyorum, neden ağlıyorum onunla beraber? başıma neler geliyor benim?

peçetesini uzattım.

sustuk. on beş saat süren beş dakikalık bir sessizlik oldu..

ben dayanamadım;

-sonra bir daha gördün mü abi o kızı?- dedim. bir saattir o anlatmıştı ben dinlemiştim. hem konuşmamaktan hem de boğazıma oturan birşeylerden sesim acınacak halde çıktı. hem de abi dedim babam yaşındaki adama.
o kadar cocukça, o kadar saf ve derindi ki acısı, oğlum desem yeriydi. 

-gördüm dedi. pendik’ te oturuyormuş. haberini aldım sonra. pendik arşınladım aylarca.
gittim camcı dükkanı açtım oralarda. onu da batırdım sokaklarda sürtmekten.
sonra buldum onu. evini gördüm uzaktan. saklambaç oynadım kendi kendime oralarda.
bebeği vardı ilk gördüğümde. benim gibiydi sanki çocuk.
aynı güzelim sarıdan saçlar. hep uzaktan seyrettim.
koluna girerdi kocasının, ciğerimden boğazıma kadar ateş basardı. daha otuzlarımdaydım ama bembeyazdı saçlarım o elini bir adam kolunda görmekten.
gülerken görünce hem sevinirdim mutlu olduğuna hem de nefret ederdim herşeyinden, benim mutsuzluğumla karşılaştırınca.

zaten imanı bıraktım bir kenara, kurana el bastığı içindi tüm bu acılarım. her akşam içerdim. hiçbir içki onu gördüğümdeki kadar yakamazdı midemi, genzimi.

tek tesellim, kocası iyi bir adammış. hani şakadan, eğlenceden anlamazmış ama bir dediğini de iki etmezmiş. tüccarmış, hali vakti yerindeymiş.
köşe minderi gibi adam derlerdi. ne hayır demeyi bilir, ne sesini yükseltir.

bir gün sahile gidiyorlardı yine, cocuk o zamanlar yürüyordu. üç yaşında falan. önlerinden koşuyor. o da kocasıyla o kabusum olan eli kolunda haliyle arkadan geliyor.
düştü yavrum. ama nasıl düşmek. etimden et koptu sanki.

tutamadım kendimi fırladım. o da fırladı, kocası rahmetli, ağır adamdı herhalde, arkada kaldı.
çocuğu kaldırırken yerden, eli elime değdi.
-sağolun beyfendi- dedi, sonra kafasını kaldırdı.

sen hiç yüzü değişmeden ağlayan insan gördün mü? ben gördüm.
öylece olanca güzelliği ile resim gibi duruyordu yüzü, ne kaşı oynadı ne gözü, sicim sicim ağladı.

ben sadece;- benim kızım olabilirdi, olsaydı-
diyebildim..

taşıdım evi barkı sonra.. dayanamadım.
kocası vefat etmiş. çook sonraları duydum.
keşke kalsaymışım, kaçmasaymışım.

ağlıyorum ben de. mavi fular diye çıktım evden.şimdi hüngür hüngür ağlıyorum.
tanımıyorum adamı. nedir derdi? kafası mı güzel bilmiyorum.
aşıkla aşık olmuşum, sarsıla sarsıla ağlıyorum.
peçetenin de sonuncusunu ona vermişim.

hıçkırığım bitmiyor ki nefes alıp soramıyorum; -peki siz kimsiniz? diyemiyorum.

20 yaşındayım o zaman, zehir gibi kafam ama ağzımdan sadece mahallenin sokakta çekirdek çitleyen, cama minder koyup karşı komşuyla dedikodu yapan teyzeleri gibi yayvan bir -eeeee?- kopuyor dilimden.

-e’ si, - diyor adam,

buldum izini. yemeğe götüreceğim akşama. yüzük de aldım, bak bakalım beğenecek mi?

ben yüzüğe bakıyorum, çok güzel, dünyanın en güzel yüzüğü. kutusunda - naim kuyumculuk/batman- yazıyor.

o eve bakıyor, gülümsüyor.
bir minder daha koyuyor sırtına;

-hala kızımmış gibi-, diyor. -kızımın evi gibi rahatım.

arkadaşımın annesi, rana sultan evleniyor.

terelelli temcik

Source: taumblr

Text

Bebeklik hayatınıza; sadece bebek maması yediğiniz günlere dönelim. Sehpanın üzerine doğru sendelersiniz. Ayakta durmaya ve o sosis gibi bacaklarla badi badi yürümeye çalışırsınız veya düşersiniz. Sonra sehpaya ulaşıp kocaman ve yumuşak bebek kafanızı sehpanın sivri köşesine çarparsınız. Düşersiniz ve ah, ah canınız yanar. Ama yine de annenizle babanız yanınıza koşana dek ortada trajik bir durum yoktur. Ah seni gidi cesur zavallıcık. İşte o zaman ağlamaya başlarsınız.

Görünmez Canavarlar-Chuck Palahniuk